Zaman Zaman İçinde Las Vegas
Uzun uzun yıllar öncesinde şehr-i İstanbul’da çok genç ve çok akıllı bir padişah yaşarmış. Genç padişah her gün sarayın bahçesinde hırsla bir aşağı bir yukarı yürür; binlerce kişilik ordusunu seferde düşmana, kara kışa ve açlığa kurban etmeden yeni ülkeler fethetmenin bir çaresini ararmış. Gökyüzüne uzun uzun bakar, kuşların kanadına takılıp, uzak ülkeleri ve kazanacağı ganimetleri düşler dururmuş…
Zamanın içinde hep geriye gittiğim için, bitmek bilmeyen tedirgin bir yolculuğu anlatırken geçmişi düşünmeden edemedim. Az önceki sahnede, elimde tablet, telefon akıllı cihaz kabilinden ne varsa sarayın kapısından padişaha doğru müjdeli haberle koşuyorum.
- “Sen çok yaşa padişahım! Uçuyoruz! Hem de zamanın içinde!”
“Her yandan güneş gibi parlayan kumar gecesi, çölün tam ortasında oyun salonlarının parıldayan karanlığı. Oyunun kendisinde çölü andıran, insanlık dışı, kültürsüz, ilkel bir biçim var; değerin doğal ekonomisine bir meydan okuma; değiş tokuşun sınırında bir çılgınlık. Ama onun da kesin bir sınırı var ve ansızın duruyor sınırları; gerçek tutkusu şaşmaz. Ne çöl ne de kumar açık alanlar.” J. Baudrillard
Uçma makinası mı, zaman makinası mı? Leonardo’nun, kralların, tutsakların yıllarca kaçmayı ve görmeyi düşlediği o uzak diyarlardan birine gidiyorum. Los Angeles’a on dört saatlik uçuşun ardından nihayet aynı günün akşamı Mojave Çölü’nde ışıl ışıl ve beni utandıran türden bir konforla karşılaşıyorum.
Encore at Wynn Hotel Las Vegas, iç bükey, göz alıcı, ihtişamlı ve kesinlikle feminen ikizler. Doğu Asya kültüründe, “4” sayısı “ölümü” çağrıştırdığı için, “40-49” sayılarıyla, Batı kültürünün uğursuz kabul ettiği “13” sayısı katlarda kullanılmamış. Roger P. Thomas’ın otelin iç mekanının tasarımında kullandığı fazlaca tuhaf Asya etkisi, konaklama boyunca kendini hissettiriyor. İlk gecemizde, kırmızı dragonlar, gösterişli süslemeler ve çekik gözlerle birbirimizin hafıza kartlarında yerlerimizi alıyoruz. Ben de Çin’e, “Mutlu bir dragon senesi” diliyorum. Şaşkınlığım ve Casino adabı bilmeyişimden olacak, tanıdık poker masalarına elimde telefonla yaklaşmam ve kibarca kovulmam aynı saniyede vuku buluyor.
İnsanlar, dünyanın hemen her yerinden… Çok şık, çok salaş giyimli kadınlar ve erkekler, havadar ve paha biçilmez koridorlarda ahenkle yürüyor. Sert, kısa ve ritmik viyolonsel vuruşlarıyla bir yerlerde de, “once upon a time in America” çalıyor. Vitrinler göz alıcı, markalar çok tanıdık. Hatırladım da, Fransa’yı boykot ediyorduk biz. Hemen yüz çeviriyorum çanta, ayakkabı, üst baş ne varsa.
Geri geri mücevherlerden de kaçarken, başka bir vitrinde; eskitme, demir kenarlı bir ahşap kapı görüyorum, ham kristal rengarenk vazolar. Botero’yla karşılıklı akşam yemeği yiyor köşe restoranttakiler. Gece klüpleri, masalarda sevinen, üzülen insanlar ve uykusuzluktan olacak, yavaş yavaş, T. Gilliam’ın, “Fear and Loathing in Las Vegas” filmindeki gibi halüsinayonlar görmeye başlıyorum. Otel halılarındaki kelebekler kanatlanıp duvarlardaki çiçeklerle konuşmaya başlayınca dosdoğru odama çıkıyorum.
1829’da genç bir izci olan Rafael Rivera’nın ik kez kullandığı İspanyolca “Las Vegas”, “düzlükler”anlamına gelir. Çöldeki bu kamp alanı zamanla altın arayıcılarını da meşgul eder ve yıllar içinde, şehrin geleceğinin demiryolu yerine karayolunda olduğu düşünülerek 1925’de bütün caddeler asfaltlanır. Başkan Calvin Coolidge 1928’de yaklaşık elli milyon dolarlık Hoover Barajı’nın yapımını imzalar ve aynı yıl Nevada, kumarın yasallaştığı ilk eyalet olur. Tarih bize, 1932’de Apache Hotel, 1941 El Rancho Vegas ve 1946’da Los Angeles’lı ganster Benjamin “Bugsy” Siegel’in şehre tanıştırdığı organize suçlarla birlikte, Billy Wilkerson’ın, The Flamingo Hotel’de, kumar müşterilerine ilk kez kullandığı klimalar sayesinde çölü nasıl vazgeçilmez kıldığını anlatıyor. 1942 senesinde yirmi bin kişinin Las Vegas’da evlendiği resmi kayıtlarda tespit edilmiş. The Strip caddesinin üzerinde, 1950’lerin; the Desert Inn, the Dunes, the Frontier, the Sands, the Hacienda gibi otelleri yerine zamanla, the Mirage, the Paris Las Vegas, the New York-New York gibi oteller inşa edilmiş.
İlk gün, açık havada Premium Outlet Center, Fashion Show Mall ve Las Vegas Boulevard’da dolaştıktan sonra akşama doğru the Bellagio Hotel’e gidip havuzun etrafındakilerle müzik ve suyun yapay seyrini izledim. Milyon dolarlık kandırmaca ve otellerdeki dünya şehirleri turu, anlattığım kadar da kolay değil aslında. Alışveriş yapmıyor veya yemek yemiyorsanız her hangi bir otelin içinde bulunduğunuz her metrekarede renk, ışık veya sesten oluşan pop-art bir uyarıcı taburu ara vermeden sizi takip ediyor.
Yorgunluktan Grand Canal’a nazır bir italyan restorantına oturup San Marco meydanından geldiğini düşündüğüm kemanın sesini dinliyorum. The Venetian Hotel’in yapay ve bana ferahlıktan ziyade panik atak hissi veren gökyüzü sebebiyle kısa bir süre sonra daralıp otelime dönüyorum.
Las Vegas’da akşamların olmazsa olmaz şovları Türkiye saati ile sabaha karşı en derin uyku vaktime denk geldiği için şovları göz kapaklarıma kürdan takarak ve genellikle içim geçerek izlemek zorunda kaldım. Ama hatırladığım kadarıyla, The Bellagio Hotel’de izlediğim, Cirque de Soleil “O” şov gerçekten büyüleyiciydi.
İkinci gün kararlı ve örnek bir terazi burcu kadını olmam ironisiyle, Los Angeles’a dönüşümü bir gün erkene aldım. İnsanların sadece ilüzyon ve yapay olana bakıp büyülendiği ve bu defa dünyanın gerçeklerini görmek istemediği bir şehirdeki son sabahımda kameramı alıp dosdoğru havaalanına gittim. Helikopterde olmak fikri bile midemi alt üst etmeye yeterken, Grand Canyon’da ve şehrin üstünde geçirdiğim iki saat boyunca şehrin altın ve maden kaynaklarını, Hoover Barajını, sımsıcak mavi gökyüzünü ve irili ufaklı boyları ve ilginç karakteristikleriyle kaktüslerini görüp, duyup yere indim. Filmlerde çoğunlukla dıt, bıp sesleriyle pervanesinin kontrolden çıkıp düşüşünü izlediğim bu makinayla bu yolculuktan sonra kalıcı bir sulh bile yapmış olabilirim.
Las Vegas asla planlı bir şekilde gelişmedi. Onu büyüleyici yapan da her defasında eski kabuğunu soyunup kendini yeniden keşfetmesiydi. Tüketimin ve kapitalizmin başkentinde herşey ya da hiçbirşey, casino masalarındaki düşler, ve “American Kitsch” üzerinde kurulu gibi dursa da her geçen gün teknoloji, sanayi, altın ve madenleriyle git gide ekonomisi önem kazanıyor.
Şehri gündüz çıplak gözle görmek durağan ve anlamsız bir yürüme isteği doğuruyor. Yukarılara çıktıkça jeolojik bir kahve sıcağı, soluk yeşile çalıyor. Kayaların arasında parsellenmiş yeraltı kaynaklarının ısısı vuruyor yüzüme. Gecesine son bir kez hem yerden bakıyorum, hem gökten.
Ve limuzinler geçip duruyor yanımızdan. Niye yine huzursuzum? Hem aklım eskitme ahşap kapıda kaldı…
Bu yazı toplam 2114, bugün ise 4 kez okundu.
Kategori: Gezi






Çölü de yaşanabilir kılmak o kadar zor değilmiş demek ki. Güzel ve anlamlı bir yazı olmuş, elinize sağlık.
Bir sehir ancak bu kadar guzel tasvir edilebilirdi kaleminize saglik.