Kısa Bir Ziyaret… New York…
‘ İnsanlar neden New York’da yaşıyorlar? Aralarında hiçbir bağ yok. Ama yalnızca iç içe yaşamanın neden olduğu bir elektiriklenme dışında. Yapay bir merkeziyet için büyük bir yakınlık ve çekim duygusu. New York’u kendi kendini çekici bir çevre yapan işte bu; bu çevreden çıkmak için de hiçbir neden yok. Burada bulunmanın hiçbir insani nedeni yok; iç içe, birbirine yakın yaşamanın verdiği esrime dışında.’ J. Baudrillard
Uzun zaman alıyor alışmak. Kum saatine hapsolmuş bir ömür akıp giderken ansızın yabancı bir el gelip alt üst ediyor herşeyi. Ters yüz oluyor ne varsa akıp giden. Uyur uyanık bakıyorum etrafa, sabah olacak derken hava kararıyor, gidiyorum zannederken kalakalıyorum oracıkta. Elimin üzerinde bana teslim küçük bir el uyuyor. İkimize bakıyorum sonra, tedirgin uykuda okyanusu aşıyoruz.
Gecenin sarı ışıklarla aydınlandığı, büyük bir hastanenin acil servisine benzettiğim John F. Kennedy Havaalanı’na usulca, sanki miskin saksafon notalarının sağa sola dağıldığı, siyah beyaz bir durağanlıkta iniyoruz. Valiz, gümrük karmaşası çabuk bitiyor. Gece yarısı tanışmak bir şehirle, uyuyan sevgiliye veda öpücüğü vermek bir bakıma. Sakin, sorgusuz ve savunmasız bir temas.
Manhattan’a doğru giderken hafifçe taksinin camını aralıyorum. Ilık ıtır kokulu bir Haziran camdan içeri giriyor. Bilmediğim hücresel bir yapı ve düzen var etrafta. Caddeler sayılar karmaşası ilk anda, evler, hastaneler, herşey yolunda ve yerinde görünüyor ilkin. Herşey yerinde derken bizden başka! Otelin lobisine adım atar atmaz patlayan flaşlar, film yıldızları ve adına ‘parti’denilen o karmaşayı görünce cin çarpmışa dönüyorum. Bununla birlikte, otel görevlisinin beş dakika içerisinde beş kez kurduğu, ‘Adınıza kayıtlı bir rezervasyon bulunmamaktadır’ cümlesiyle, iyiden iyiye tartışmaya başlıyoruz. Olurdu olmazdı derken taksicinin isim benzerliğinden oteli karıştırdığı ortaya çıkıyor. Sabaha karşı Soho’da beş blok öteye yürüyoruz.
Ertesi gün haritalar, adresler, olmazsa olmazlar biniyoruz taksiye. İlk gün sokakları arşınlayanlardan değilim. Sanırım insana da şehire de yavaş yavaş alışabiliyorum. İşte! Taksiden iner inmez devinim ve karmaşanın ahengi başlıyor.
‘İnsanlık dışı, insanı aşan mimarlık, burada, New York’ta kendi kendine oluşmuş; baş sokulacak küçük bir yuva, huzur, ideal çevre düşüncesi göze alınmadan. Sert teknolojileri yeğlemiş bu mimarlık biçimi, bütün boyutları abartmış, cennet cehennem üzerinden bolca bahse girmiş…’ J. Baudrillard
Dubai’de maketini gördüğüm dikey şehrin kendisiyle karşılaşınca şaşırdım. New York’da enerji var, yaşam dolu, kinetik ve saydam bir yapı ne kadar dolsa da taşmayacak cinsten. Biraz sonra Empire State Building’ de modern hacılar ‘ölümsüzlük vaat eden yükseklikte’ fotoğraf çekiyoruz. Chrysler Building, Rockefeller Center ve ardından Frank. O. Ghery’nin ilk gökdeleni olacak Beekman Tower’da noktaladım günü. Binalara dokunmadan geçmek hiç bana gore değil. 8 Spruce Street bölgesi, Beekman Tower bölgedeki neredeyse yüz yıl öncesinin neo-gotik romantizmini bir tarafa bırakmış. Yüzeyinde dere akıyor sanki bu 76 katlı, buruşuk heykelin. S. Dali bunu görse ne derdi acaba! Yaratıcı, eşsiz bir akıl ve ruh; ihtişamlı ama mütevazi bir yapıyla dijital çağa bir dokunuş.
Ertesi ertesi günlerimi küçük okumalar ve soruşturmalarla kolaylıkla bulabileceğimiz adreslerde yemek, gezmek ve alış verişle geçirdim. Hemen hepimize gore bir şehir New York, ana rahmi sanki. Çin Mahallesi, Little İtaly, Soho kapımızın önü zaten. Times Meydanı’na bir kaç kez gitmemin tek sebebi ise sadece Disney Mağazası’ndan alacaklarıma karşılık kızımdan aldığım müze ziyareti izinleri oldu.
MoMA (The Museum of Modern Art), dünyadaki en önemli modern sanat müzesi. Sanırım bütün bir güne yakın zaman geçirdim içeride. Adım attığımız yerler, binanın dışıyla bir olan iç duvarları, duvarlara yerleşmiş çağdaş sanat ve nefes aldığımız havanın kapladığı bütün alan etkileyici bir sinerji oluşturuyor. Hepimiz hep beraberiz ve başka bir yerdeyiz hissi veren bütünüyle bir 19.yy ve 20.yy’a ait bir ‘sanat şöleni’ izledim. Müzenin mağazasını gezerken camlarındaki “İstanbul” yazısıyla bir an kalbim attıysa da satılan ürünlerin hep aynılığı bende kendi adıma büyük bir hayal kırıklığı yarattı.
Kızımdan izin alıp gidebildiklerim başkaca Metropolitan Müzesi ve Guggenheim Müzesi oldu. Keşke elimden gelse de gördüğüm eserlerde hissettiklerimi tek tek anlatabilseydim size.
‘Yeni Dünya verdiği sözleri tutu mu? Özgürlükten tam olarak yararlandı mı, yoksa eşitliğin getirdiği zararların sınırına mı dayandı?’ sorusu kitabımı okurken aklıma takıldı. Akşamına sokaklarında avarelik yaptığımız Soho’da küçük sanat galerileri var. Kenar köşe dükkanlarında tuhaf ama cazip eskiler var. Sokaklarda aylaklar, davetkar, umursamaz, cinsiyetsiz gölgeler amaçsızca dolanıyor. Garip ama Tocqueville’in tarifine bakın ‘ Eşitliğin kınadığım yanı, insanları yasak hazların ardına sürüklemesi değil, onları yasak olmayan hazlar arayışı içinde tümüyle eritmesidir.’
Pazar günü herkes gibi hemen her hafta gider gibi seriliverdik biz de Central Park’a. Anne kız başkalarının arasına karıştık ve görünmez olduk hep yaptığımız gibi. Bir taraftan akşam konserinin sahnesi kuruluyorken, diğer taraftan iyiden iyiye seriyoruz örtümüzü vakitsizlik ormanında. Ne izlediğim filmler, ne kitaplar, ne de ben yetemiyoruz tarife. Yaşanası, bambaşka ve kocaman bir gülümsemeydi New York.
Bu yazı toplam 12942, bugün ise 4 kez okundu.
Kategori: Gezi





Güzel bir yazı olmuş, teşekkürler.. Yine kendi tadında, New york’a götürüp getiren ve ordaki havayı sunan bir cazibesi var. Eline sağlık.
Bu yazıda beni en etkileyen kısım J. Baudrillard’ın gözünden yaptığın New York girişi ve senin ilk paragrafın oldu. Gerisi zaten akıp gidiyor… Okurken anlıyorum ki duygularınla, düşüncelerinle bu senin New Yok’un.
Umarım sana teslim o küçük el ile birlikte bütün dünyayı gezer bizi de okurken oralara götürürsün…
ne kadar özlemişim yazılarını… ellerine sağlık… Tam artık sıkıldım bitsin bu yaz derken beni alıp New York a götürdün… Bana da değişiklik oldu:)) sevgilerrrr