Toplam Yazı: 220 Toplam Yorum: 376
Subscribe via RSS Feed

Kızıl mı Güzel mi… Moskova

“Rusya bir muammanın içindeki sırlarla sarmalanmış bilmecedir”. W. Churchill

Ömrümün ‘Eylül Kapısı’ açıldı yine. Elde var otuz ben üstüne ne okur ne yaşarsam diye korkuyla karışık bir umut hali iman ediyorum. Kış kuruları, veli toplantıları arasında bir aralık bulup izliyorum aldığım siyah beyaz devrim tarihini. S. Eisenstein’in siyah beyaz, aceleci ama sessiz savaş ve devrim sahnelerinin, ürpertici bir senfoninin vuruşlarında yakaladığı ifade bir an askerlerin yüzlerinde bir dehşet anına ya da çarın gözlerinde bir iktidar sarhoşluğuna dönüşüyor…

Çok sevdiğim Dostoyevski’nin çelikten, onurlu, karamsar ve yoksul sözlerine benzettim ben Moskova’yı. Şehrin kalbinde kalıyorum.  National Hotel, art nouveau bir yapı ve köşe başında usulca tarih yazıyor. Zamanında 107 numaralı odasında Lenin’i ağırlamış.

Tahminimden gri ve serin bir hava var dışarıda ve tadı da sanki pazar günü gibi, biraz tatsız. İlk gün metroya inemeyecek kadar yorgun taksiye binemeyecek kadar heyecanlıyım. Merkezden periferiye ve Kremlinden ileriye yürüyorum. Az sonra Rusya’nın en büyük kütüphanesi olan Lenin Kütüphanesi’nin önünde Dostoyevski ile karşılaşıyorum. Çantamın içine uçak nevalesi sıkıştırdığım kitabımı görüyor, gülüşüyoruz. Hepinize selamı var…

Aynı doğrultuda biraz daha ilerleyince Puşkin Müzesi’yle buluştuk. Ve fakat önündeki sırayı görünce sabah açılış saatine erteledim ziyaretimi. Resmi geçit tadında yürürken bir yandan sokaklarda hissettiğim boşluk ve mesafenin kaynağını düşünüyorum. Oldukça dikkatliyim ve gözlerim dört açık. Nedeni çok basit o dillere destan “Rus Kadınları’nı”arıyor gözlerim. Malevich’e atıfla “Rusya’da bir Türk kadını” stresiyle yazmıyorum satırlarımı aksine içim çok rahat gördüğüm Slav köylüsü, al yanaklı, uzun bacaklı çeşit çeşit Rus kadınlardan sonra bile. Bu düşünceler arasında bir aralık karşıya geçmek icab etti de bu mesafenin sebebini buldum. Sekiz şeritli yollarda arabaların biri duruyor biri geçiyor. Bekle bekle ben ne aralık geçerim  derken attım kendimi yola. Mazallah! az daha sokak kedileri misali asfaltta kalacaktım.

Yolun karşısında “ Kurtarıcı İsa Katedrali” soğan kubbeleri ve bembeyaz görüntüsüyle ışıldıyor. Mimar Konstantin Ton’un projesidir. 1883 yılında Rus-Bizans tarzinda yapılmıştır. 1931’de Stalin’in özel emriyle yıkılmış ve 20.yy ın sonunda yıllar süren inşası ancak tamamlanmıştır.

Akşama doğru heyecan kendini yorgunluğa ve açlığa bırakınca o koyu renkli, sadece ve sadece1980 lerin pop müziklerini çalan Mercedes taksilerden birine bindim. Pahalılık konusunda diğer herkesle aynı fikirdeyim. Moskova çok pahalı bir şehir!

Ertesi sabah söz verdiğim gibi Puşkin Müzesi’ne gidiyorum. Sözleşmiş gibi çeşitli ülkelerde karşılaştığım, müzenin misafiri S. Dali’yle yollarımız bir kez daha çakışıyor. Antik dönem ve müzenin sunumu çok etkili olmakla birlikte kiril alfabesinin tek seçenek olmasına isyan ediyorum.

Arapça “varoş” manasına gelen “Arbat” Moskova’nın en eski sokaklarından biridir. Vaktiyle ünlü yazar, ressam ve sanatçılar yaşarmış. Bencesiyse iç içe geçen, şişman matruşka bebeklerini, kürklü şapkaları ve diğer turistik hediyelikleri alabileceğiniz bir sokaktan ibaret.

Yürüye yürüye Kızıl Meydan’a ulaştım. İnceden bir yağmur var fakat üzmüyor. Aziz Vasili Katedrali’nin az ötesinde, Lenin’nin anıtmezarı’nın da tam karşısında güzel bir kafe bulup oturuyorum. Arnavut kaldırımlar arasına sıkışan ince topuklar. Gum’dan lüks alış veriş paketleriyle çıkmış bildik ifadeli zengin Rus’lar. Yan masada ingiliz bir haber kanalı için  bir kameraman ve sunucu belki altıncıdır aynı sahneyi çekiyorlar. Ilık bir keman çalınıyor yine kulağıma, içimin sızısı kahvemin dumanına karışıyor ve belki kaçıncı kez buhar olup dualar,  borç-alacak haneme doluyor.

Aziz Vasili Katedrali

Bu güzel meydanın kurucusu, gözünü hırs bürümüş Boyarlar’dan kiliseye kadar sayısız düşmanla savaşan bir devlet kurucusu ve kayda değer bir kişilik olan Korkunç İvan’dır. Haşmetli ve kızıl “Devlet Tarih Müzesi,”içeriye vaktiniz yoksa bile sizi etrafında birden fazla dolandırıyor. Disney Şatoları’nı aratmayan “Aziz Vasili Kilisesi’ni” alacalı renkleri ve uyumsuz geometrik desenleriyle matruşkalara benzettim.

İlginç bir şehir  şu Moskova hüzünden uzak. Gerçeğin hele insanın görmek istemeyip de iyice körleştiği o gerçeğin ta kendisi gibi aşikar, çıplak ve dümdüz. Aslına bakarsanız bu aralar tam da aradığım serinlikte ve kesinlikte bir şehir, insanı kendine getiriyor.

Son gün Tretyakov Galerisi’ne gidiyorum. Ziyaretçilerinin yüzde sekseni Rus. Buna rağmen yine hiçbir şey anlamadığım kiril alfabesine ek olarak tez elden ingilizce talep ediyorum. İçeride kimler mi var, Malevich, Rodçenko, İlya Repin ve daha kimler kimler.

Geçen sene okuduğum “Savaş ve Barış” romanında Tolstoy’un “Rusların Anası” diye bahsettiği Moskova’da vaktim doldu. Başka bir yer gibi değil, kendine has ve güçlü ama bana uzak. O yüzden sanırım biraz da aceleci bir vedayla dönüyorum İstanbul’a.


Bu yazı toplam 2386, bugün ise 1 kez okundu.

  • RSS
  • Facebook
  • Twitter
  • FriendFeed
  • Google
  • MySpace
  • Live

Etiketler:: , , , , , , , , , , , , , , ,

Kategori: Gezi

Yazar Hakkında: Zaman zaman farklı iç dünyalara yaptığı sıradışı gezileriyle farklı gözlerden hayatı farklı açılarla değerlendirmeyi kendine görev addeden bir galaksi rehberinin kaleminden nağmeleri sizlere ulaştırıyor.

Yorum (2)

Bu yazının linkini takip et | Yorumları İzlemeye Al

  1. Hüsrev Altıntaş diyor ki:

    Rusyaya gitmek istemişimdir hep. Ama soğuk gelmiştir bu ülke bana. Gidip Kremlin’i görmek lazım, belki bir zamanlar dünyayı dize getiren diktatörlerin mekanlarını da. Tarihi anlamada yararı dokunur. Tebrik ederim, şanslı olduğunuzu söylemek yanlış olmaz.

  2. Kerem diyor ki:

    Adım adım bunları yaşamaniz ve yazıya döküp paylaşmanız ne kadar güzel.Gezilesi yerler.Teşekkür ederim.

Yazıya Yorum Ekle