İsimsiz, İstanbul
Eylül ayında bir hareket başlar hemen herşeyde. İstanbul’da mevsim sanata dönüşürken telaşlı ve kıpır kıpır günler yaşıyorum. Sanat dersleri, atölyeler arasında bir ben bir o İstanbul’la gidip geliyoruz.
“İlişkisel Estetik” N. Bourriaud ilk anda okuyup anlayamadığım, sonra tekrar tekrar okuduğum kitaplardan biri oldu bu aralar. Felix Gonzalez-Torres adını duyar duymaz sakladığım yerden kitabımı çıkarıp ilgili bölümü okumaya başladım.
Nihayet açılış hengamesi bitti. Gösterişli kalabalıklar sahneden çekildi de sakin bir günde İsimsiz (12. İstanbul Bienali) 2011’e gelebildim. Karaköy’de İstanbul Modern’in otoparkında bir farklılık hissediyorum. Genç, yaşlı ve rengarenk insanlar acelesiz her yerde bir süreci hem yaşıyorlar, hem de o sürece hayat veriyorlar. Okuyan insanlar, merak eden insanlar, anlamaya çalışan insanlar etrafımdan gelip geçiyor. Antrepo 5′de çok merak ettiklerim olmasına karşın Antrepo 3′e yöneliyorum. Elimde kitapçık, itinayla her yazıyı okuyup interaktif bir katılım sağlamam gerektiğinin farkındayım ve korkularım var. Bütün bu tanımadığım, bilmediğim ülkelerin siyasi savaşları, sanatçıları bana neler anlatacak acaba? Hayır, onlar anlatmayacak aslında, biliyorum ben biçimlendirip, tüketip anlayacağım ve “etkin katılımcılık” yapacağım.
Yalın ve insanı sarıp sarmalayan antrepo, yapıtlarından esinlenilen Gonzalez-Torres’in üslubundan yola çıkılarak mimar Ryue Nishizawa tarafından zarif ve gri kutucuklara bölünmüş. Bienal sizi, İstanbul’un kendisi gibi özgürlük, kaçış, yok oluş ve görkemin tam ortasında bir durum; anlama veya anlamlandırma çabanızla baş başa bırakıyor.
Kişisel sergiler bölümünde birbirinden bağımsız, görülesi birçok iş var. Göç, kültürel kimlik, savaş, politik bataklıklar, faili meçhuller ve geçmişle hesaplaşma temaları ağırlıktaydı. Kanlı geçmişleriyle ve ölüleriyle hesaplaştıkça yok olan sınırlar ve sınırsız sanatçılar kadar romantik bir hatıratın fotoğraflarla dizimi, şehirde unutuluşun bir şehrin tarihini koruması ve daha ne denklemler, ilginize, sabrınıza ve zamanınıza değer bir buluşma için sizi bekliyor. Bugünün özgürleşmesini okumak, bilmediğiniz bir tarihin perdesini aralamak, sanki patlayan bir bombanın ardından kalan bir çift iç burkucu pabuca bakıp durmak gibi.
“Anlam daima zaman ve mekanda değişkendir” diye düşünen Gonzalez-Torres yapıtlarının isimsiz kalmasını tercih ediyor. Torres’e göre yalnızlık duygusu hiçbir zaman ‘1’le değil ‘2’ nin yokluğuyla şekillenir. Estetiğin temel birimi çifttir ve yapıtlarında yan yana yaşamanın öyküsünü anlatır. Kullandığı formların basitliği, trajik ya da militanca içerikleriyle de taban tabana zıttır. 1991 yılında sanatçının AIDS’ten ölen partneri Ross Laycock bu eserlerin öznesiydi.
İsimsiz (Ross) 1991, sanatçının şekerden yapılmış en bilindik yapıtlarından biridir. AIDS teşhisi konduğu zaman Ross’un yaklaşık kilosu 79,4 kilodur ve yaşamı bu kilodan düşmemesine bağlıdır. Gonzalez-Torres bu durumu sergide temsili olarak, yaklaşık 80 kg olan ve salofenlere sarılmış rengarenk şekerlerin sergiyi gezenler tarafından gün içinde yenilip gün sonunda aynı kiloya tamamlanmasıyla anlatıyor. Yiyecekle temsil edilmiş bir erkek bedeninin yenmesi ve azaldıkça yenilenmesi fikriyle Katolik Kilisesi’nde Kudas ayininde ekmek ve şarabın yendiğinde İsa’nın bedeni ve kanına dönüşmesini ilişkilendirebiliriz.
İsimsiz (Pasaport) 1993, fırtınalı gökyüzünde süzülen kuş imgesi taşıyan çok sayıda kitapçığın üst üste durduğu bir desteden oluşuyor. Sahibinin cinsiyetinin, isminin, adresinin olmadığı, ferdilikten uzak, daha genel bir varoluşu simgeleyen bu çalışma, sınırlara, yabancılık ve kısıtlamalara işaret ediyor. Gonzalez-Torres sınırları aşmanın zorluğunu ve ufkun genişlemesinin güzelliğini şahsen çok iyi bilen bir sanatçıydı. Sergileri, “tematik isimsiz sergiler” ve “Torres’in eserlerine ithafen yapılmış kişisel sergiler” şeklinde ikiye ayırarak görebilirsiniz.
Bienal’e dair okuduklarım ve hissettiklerimi size özellikle tarafsız bir şekilde derlemeye çalıştım. Bienal, Torres’in şahsına ithaf edilmesine karşın bir tane bile onun eseri yoktu. Her birimizin algısını “biricik” düşünerek tasarlamış. Okunası ve anlaşılası bir tecrübeye meraklıları, “yasak olanın, toplum dışına itilmiş olanın, savaşın, haksızlığın, istenmeyenin ve anlaşılamayanın korkusunun belki de! ” perdesini kaldırıp bakıyorlar ve örtmeden yine sessizce uzaklaşıyorlar.
Sınırsızlık, yalın çıplaklık üstüme doğrultulmuş kişisel serüvenler, fotoğraflar, kelimeler ve antreponun beni yutan maketinden usulca, tek kelime etmeden uzaklaşıp soluğu denizin kenarında alıyorum. Bendeki bu hal, “zamanı algılamanın kaçınılmaz ve dayanılmaz yorgunluğu”olsa gerek.
Bu yazı toplam 4541, bugün ise 1 kez okundu.
Kategori: Sanat





