Hala Aynı “Sakız Çiğnersem Oruç Bozulur mu?” Tantanası
Hepimiz hayatımızda bir kez olsun işaret parmaklarımızı birleştirip anı durdurmak istemişizdir. Şu an tam da çocuk, sosyal hayat, eş dost koşturmalarından uzak bir köşesindeyim hayatın. Sıcaklardan ve nemden Ramazan ayında sokağa çıkmaya tam da korkar olduğum sırada İznik’in dağlarında buldum kendimi, çoluk çocuk maaile! Sabah ezanını müteakip susmaksızın öten horozun sesi bir yanda bütün kış, bütün katmanlarına kadar karla kaplı dağlar ve yaz sıcağında nazlı nazlı esen sabah serinliği bir yanda…
Yaratılışımıza bir borçtur düşünmek, ama İstanbul koşturmacasında hangimiz ne kadar fırsat bulabiliyoruz ki? Sonra bütün gazete, internet toplu iletişim alanlarında birbirimizi duyarsızlıkla suçlayıp duruyoruz! Gazete okumaya başladığınız an çelişki serüveni başlıyor! Evlere şenlik haberler, bir yanda sorgusuzca tüketime özendiren yayınlar -cep telefonlarımıza gelen düşük faizle banka kredi SMS’leri- dururken iki sayfa sonra yaklaşan dünyanın sonu, artan kanser vakaları, hele ki iki sayfa sonrası “Nicedir bu tüketimin sonu?” başlıklı yazılar!
Dikkatinizi çekerim artan terör olaylarından, politik siyasi çıkmazlardan, gittikçe seviyesizleşen siyasi tartışmalardan ve 3. sayfa cinnet haberlerinden bahsetmiyorum bile!!! Sonrasında ise bu haberlerle umutsuzluğa gark olan vatandaşın psikolojisi “Hadi biraz da serinleyelim, kafamızı dağıtalım” misyonlu gazete ekleriyle allak bullak oluyor.
Niyet edip tefekkür deryasına yaklaşsak bile bu haberlerden kurtulmak için ciddi bir arınma süzgecinden geçmemiz gerekiyor. Buna gerçekten niyetlensek sessiz bir köşede var oluşa kendi iç dünyamıza zaman ayırmak ne mümkün?
İnsan bu yüzyılda çocuğun okul taleplerini bir kenara bıraktığınızı (dikkat ederseniz okul talepleri diyorum çocuğunuzla geçireceğiniz “kaliteli zaman” diliminden henüz bahsetmedim bile) ve ayrıldığınızda geri bulabileceğinizin ihtimali bile olmayan işinizden ayrıldığınızı da düşünelim bir an için. Size sürekli bir şeyleri kaçırmışsınız izlenimi veren, her ay seyahat etmeniz gereken adresleri, kaçırmamanız geren müze ziyaretlerini alfabetik sırayla sunan süreli yayınlara inat gitmeye karar veremeyeceğiniz bir dünyadasınız sanırım artık, ne kadar acı gelse de. Bu içsel seyahati gönül rahatlığıyla sadece birkaç tabiri yerindeyse tuzu kuru olanımız yapabilir..
Aslını sorarsanız gelmek istediğim nokta, illa ki kaçmayı, kendimizle yalnız kalmayı, herşeyi bırakıp gitmeden de yapabileceğimiz.
Ramazan ayı bile herkesin defalarca bıkıp usanmadan telefonlarla iştirak ettiği ve sanki bilinçliymiş gibi aynı soruları sorduğu programlarla ya da gazetelerin bu ay bir yazara sayfasını lütfettiği göstermelik yayınlarıyla, klişeleri olan, anlamını gün geçtikçe yitirmesi için içi boşaltılan bir ibadet ritüeline dönüştürülüyor. Tam da düşünmeye en çok ihtiyaç duyduğumuz bu günlerde gündemdeki bu kuru kalabalık konular ve insanlar sayesinde şekilden ibaret olan ibadet biçimimizi düzeltmek yerine daha da köreltiyoruz sanki: “Sakız çiğnesem orucum bozulur mu?”
Kendimi tutamayıp yine İznik’de hissettiklerime kadar gelemedim, ama ben yarın da buradayım ve o sakin, rutin kalabalıkta içim o kadar kıpır kıpır ki, sanırım devam edeceğim aynı notadan…..
Bu yazı toplam 3197, bugün ise 0 kez okundu.
Kategori: Gündem





güzel bır yazı olmuş …tebrik ederim sayın yazar…
Uzun zamandır insanların tartıştığı bir konuya güzel bir yaklaşım. Teşekkürler :)