Büyük Umutlar… Londra
Yaşadığım tüm güzellikler ve tüm sıkıntılar birkaç saat sonra sayıların yardımıyla bütün varlıklarını yitirip takvim hesabına göre birer hatıraya dönüşecek. Aslında bu yaptığımız ruhumuza ne kadar büyük bir ağırlık hissettirecekken bunu kolaylıkla şölen havasında bir kutlamaya dönüştürebiliyoruz. Şayet yaşadığımız her anın farkında olabilsek ya da yaşadığımızı gerçekten idrak edebilsek bu kadar kolay vazgeçebilir miyiz olanlardan, bilemiyorum. Ben kara kara anılarımın cenazesinde dualar okurken İstanbul’u bir hediye telaşı almış gidiyor. Hayatın tam da bu çelişkilerinde bocalarken, siz ne olduğunu bile anlayamadan küçük bir el sizi, annesini yakalar ve giden anılarınızla boş kalan kucağınızı arkadaşlarının hediyeleriyle dolduruverir.
Eski yılın son günü bende masanın üstüne biraz mum ışığı biraz tarçın kokusu serptim ve birkaç haftadır dokunmaya kıyamadığım Londra’ya gülümsüyorum. Yazı yazarken galiba yeni bir adet edindim, yazımın bittiğine ikna oluncaya kadar bozuk plak gibi aynı şarkıyı dinliyorum. Kelimeler, notalara, notalar ruhuma karışırken bir yandan da okuduklarım arasında, tarihin sayfalarında geziniyorum. İngiltere’yi okurken Roma Medeniyetine bir kez daha hayranlık duydum. Saygın Roma İmparatoru Agricola döneminde; savaşçı bir ırk olan Kelt’lerin gururla “Toga” giyen birer retorik, müzik, geometri öğrencilerine ve haliyle yönetici elit bir sınıfa dönüşüm kurgusu ve özellikle Latin dilini benimseyerek Roma’ya görünmez fakat kopmaz bağlarla bağlanan Britanya’nın hikayesi çok ilginç. Karanlık meşe ormanlarında papazlar tarafından yapılan yargının yerini hızlı ve adil kararlar vermek için tecrübe ve bilgiye dayalı Roma Hukuku alırken; İmparator Agricola elit yönetici ve ruhban sınıfı için Londra’da ilk Hükümet Sarayı ve Bazilika’yı inşa eder. Bunun yanı sıra yine aynı dönemde Exeter, Lincoln, St. Albans gibi bölgelerde de forumlar, hamamlar ve amfitiyatrolar gibi bir dizi kamusal alan inşa edilip sosyal toplumun merkezleri kurulur. Yer yüzünde tarih okumaktan büyülenmeyecek birinin yaşadığını düşünemiyorum. Hele ki, ilkel yaşam şartlarında insan dehasının medeniyeti keşfi serüveni, bende yeryüzünün her hangi bir noktasında yaşamış köklerime karşı derin bir saygı uyandırıyor. Ya da hayatımı yüzyılın savurgan pürüzlerinden arındırıyor da diyebilirim.
Bu okumalar arasında öğrendiğim en hoş detay ise ingilizcede ocak ayı manasına gelen “January” kelimesinin kökeninin Mısır’dan Roma’ya miras kalan “janus” tanrısından geldiği oldu. Janus, Eski Roma’da iki yüzü ve tek bedeni olan kapılar tanrısıymış ve yüzlerinden biri geçmiş yıla diğeri de gelecek yıla bakarmış. Umutlarını, bu defa olacak diye her ocak ayına yeşerten ve bir sonraki aralıkta olmayışını sorgulayan bir fani olan ben acaba bu sene Janus’un kapısından teslimiyetin verdiği sükunetle giriyor olabilir miyim gerçekten….
Sırasını getirip biraz Londra’dan da bahsetmem lazım size. İstanbul’da Kasım-Aralık sanat dergilerine göz atarken Gerhard Richter’in tablolarını, milyon dolarlık satış rakamlarını ve bu çalışmaların bir çoğunu Tate Modern’de görebileceğimi fark ettim. Millerimi ve saat farkını hesaplayıp cumadan dosdoğru Londra’ya gittim. Aralık ayı ve haftasonu için inanılmaz parlak bir güneş ve Thames Nehri boyunca oldukça kalabalık bir cumartesi vardı. Kaldığım otel Westminster Köprüsü’nün hemen yanındaydı. Westminster adını büyük bir manastırından alır ve bu bölge, yaklaşık bin yıldır İngiltere’nin dinsel merkezidir. Benim için Avrupa’da Noel zamanı tanımadık sokaklarda yürümek kadar keyifli bir özgürlük, hele ki bu panayır yerinde bir banka tüneyip fotoğraf çekmek kadar büyük bir keyif olamaz. Herşeyin bir film stüdyosu gibi benim için hazırlandığı hissine kapılıyorum ister istemez, yoksa geçmişle gelecek arasına bir kapı kapanmasına ya da bir kilit vurulmasına dair kalabalıkların neşesine isyanımı fark etmişsinizdir.
Gerhard Richter, minimalist tarzıyla öne çıkan yirmi ve yirmi birinci yüzyılın yaşayan çok önemli sanatçılarındandır. Richter’in sanatını, keşiflerini, düşüncelerini ve büyüleyici bir ölçekte üretimini kesinlikle anlaşılmaya ve takdir edilmeye değer buluyorum. Londra- Christie’s de öyle bulmuş olacak ki, “savaş sonrası ve çağdaş sanat”müzayedesinde 1982 yılına tarihlenen “Kerze ( Mum)” tablosu yaklaşık on milyon sterline alıcı bulmuş. Panorama sergisi toplam on üç odadan oluşuyor. Her bir oda onun sanat kariyerinin bir dönemine ithaf edilmiş. Sergi yağlıboya tablolarına ağırlık verse de cam konstrüktif yapılar, aynalar ve fotoğraflarda bu tablolara eşlik ediyor. Duvarlarındaki büyük boyutlarda tablolarda; sarı, yeşil ve kırmızı renklerin hakim olduğu soyut çalışmaların bulunduğu altı numaralı odada uzun bir süre vakit geçirdim. Odanın ortasındaki geçiş duvarında yer alan “ayna” algılayışımda beni düşündüren ilginç bir durum yarattı. Çünkü, duvarın karşısına geçip baktığım tablolara odanın içinde mütemadiyen yer değiştirmek suretiyle bir kaç defa da aynadan baktım. Ve her bakış bir keşif oldu. Richter’e göre bu durumun sebebi ise; aynaya her bakışımız biriciktir ve buna bağlı olarak da ayna, yansıttığı her görüntüye tesadüfi bir süreklilik verir.
Sanatı, umudun en yüksek ve en yüce formu olarak düşünen sanatçının bu sergisi sanırım yeni senenin ilk haftasına kadar Tate Modern Galeri’de misafir olmaya devam edecek.
Havanın kararmasıyla birlikte mi yoksa gerçekten Londra sokaklarında birbirine aldırış etmeksizin yürüyen kalabalıklardan mı bilmiyorum ama tanımamak ve tanınmamanın ötesinde git gide bir hayalet olduğum hissine kapılmaya başladım. Trafalgar Meydanı akşamki konsere hazırlanmakla meşgulken, rica minnet durdurduğum bir İtalyan gencin sayesinde bir fotoğraf karesine de sığmayı başardım. Masalsı ve taşkın mutluluğum ve elimde opera biletim karanlıkta bir başıma daha nereleri yürüdüm bilmiyorum.
Şehirde, sokakta yürürken, müzik dinlerken ya da hayatı keşfederken bazen biraz yalnız kalmak gerekir. Gerçekten müziğin ritmini, sokaktaki ağaçların sırasını, budanışını fark edebilmek için ya da gözlerimizi kapatıp insanın yaratılışındaki mucizenin kaynağını bulabilmek için sanırım bu suskunluk şart. Aksi takdirde, insanın yaratılışındaki asıl kudreti bu çağın hızıyla bulmak imkansız olduğu için; hırslarımız, gösterişlerimiz ve birbirimizin burnuna sokarcasına yaşadığımız “en”lerimizden geriye “erdem” adına birşey kalmaz diye düşünüyorum.
Pazar günü hava gri ve yağmurluydu. Covent Garden’da dolaşmak ve telaşlı ailelerin arasında geçen yıl tam da bu zamanlar oturduğum kafeyi aramak, yine karanlık fotoğraf kareleri çekmek ve hiç bitiremediğim şu monologun yarım kalışı…
Şimşeklerin arasında havaalanına dönüyorum. Bu şehirde tanıdığım, yaşadığını bildiğim ama görmediğim ya da yeni tanıştığım insanlar oldu. Ne garip, çoktan televizyonun karşısına geçmiş ya da kendilerini haftanın programlarına kaptırıp gitmişlerdir bile ve bende bir iz bıraktıklarını ya da benim onlardan bıraktığım izlerin farkında bile olmayarak hem de. Yaşlanıyor olabilirim, çünkü bu aralar gerçekten sinir bozucu kararlılıkla hayatımın”rutin” taşlarını üst üste dizeler gibi yeni adetler edinmeye başladım. Mesela Londra’ya gidip gelirken C. Dickens’ı kendime yol arkadaşı yaptım ve yol boyunca okudum. Bu defa yan koltuk boş ve elimde “Büyük Umutlar” okunmak üzere bana bakıyor.
“Sevgisinin kepaze edilmesine,
Kanunların bu kadar çabuk yürümesine,
Kötülere kul olmasına iyi insanın
Bir bıçak saplayıp göğsüne kurtulmak varken?
Kim ister bütün bunlara katlanmak
Ağır bir hayatın altında inleyip terlemek,
Ölümden sonraki bir şeyden korkmasa,
O kimsenin gidip de dönmediği bilinmez dünya
Ürkütmese yüreğini?
Bilmediğimiz belâlara atılmaktansa
Çektiklerine razı etmese insanı?
Bilinç böyle korkak ediyor hepimizi:
Düşüncenin soluk ışığı bulandırıyor
Yürekten gelenin doğal rengini.
Ve nice büyük, yiğitçe atılışlar
Yollarını değiştirip bu yüzden,
Bir iş, bir eylem olma gücünü yitiriyorlar.
Ama sus, bak güzel Ophelia geliyor.
Peri kızı dualarında unutma beni,
Ve bütün günahlarımı.” (W. Shakespeare )
Bu yazı toplam 1370, bugün ise 0 kez okundu.
Kategori: Gezi







Olaylara farklı bakış açılarıyla yansıtılmış bir gezi yazısı olmuş. Bu yazı sayesinde ben de bir detay öğrenmiş oldum, Janus. Tebrikler.
e janus tanrısına kavuştuk. geçmiş ve gelecek tanrıdan öte değil biz gün ile yetinelim. kalemine sağlık Tuba.
kendimi londra’nın karanlık sokaklarında düşledim, huzur buldu yüreğim.. Çok güzel.Tebrik ederim..