Bu defa Paris
“Birkaç yıldır Paris’te bir evim var, yılın bir bölümünü orada geçiriyorum, ama bu kent yazılarımda hiç görünmedi. Belki de Paris’i yazabilmek için oradan ayrılmam, uzaklaşmam gerekiyordur; hep bir eksiklikten, bir yokluktan yazı yazıldığı doğruysa elbettte.” I. Calvino
Ankara’da oturmuş fotoğrafları karıştırıyorum. Yeterince uzaktayken ve kasım bitmeden anlatayım istedim Paris’i.
Paris’e her gidişimde beni takip ettiğini düşündüğüm hayaletler konusunda artık eminim. Çünkü onları, W. Allen’in “ Midnight in Paris” filminde de gördüm. Yeniden “Sefiller”, olgun yaşta Fransız Devrimi ve izlediğim boğucu, dar mekanlarda çekilmiş Fransız filmleri, izlenimciler, toplumcu gerçekçiler ve isimlerini tek tek saymazsam protokol hatası yapmaktan çekindiğim nice hayaletler bu defa da Paris’in gri gökyüzünde ardım sıra geziniyorlar.
Paris bir piskoposluk şehriydi ama Roma’ya inat. Tanrısallıktan uzak ve bu dünyaya yakın. Notre Dame’la ilk kez altı yıl önce bir öğleden sonra, ben soğuktan donmak üzereyken karşılaşmıştık. İçeride uzun bir süre kalıp duaya katılmış ve gerçekten tanımadığım bu yapıya şükran duymuştum. Şimdiyse aynı yerde oturmuş, uzaktan kızıma bakıyorum. Bu küçük kilise meydanında, tanımadığı, dilini ve dinini bilmediği çocuklarla koşturuyor. Çocukları oynarken izlemek insana dair ibretlik bir ibadet bence. Çünkü onlara dair herşey bizde hep bir plan dahilindeyken onların hesapsız ve her daim umutlu oluşu bana gerçekten anlaşılmaya değer geliyor.
“Eldeki bölük pörçük kanıtlar Jehan de Chelles’in Notre-Dame bahçesinde şu anda bilinmeyen nedenlerle Yahudiler’in Davud Yıldızı şeklinde yüksek bir labirent oluşturmuş oduğunu gösteriyor. Ortaçağ’ın başlarında, labirentler ruhun kendi merkezindeki Tanrı’yı bulma mücadelesini simgeleştiriyordu. Şehirde ise Labirent daha seküler bir amaca hizmet ediyordu. İnsan labirentin şeklini iyice öğrendikten sonra başkaları tarafından kolayca bulunmaktan korkmadan labirentin merkezine çekilebiliyordu.” R. Sennet
Bizde taksilerden umudumuzu kesip yürüyerek labirentin içine karışıyoruz. Marais’de, eski bataklığın üzerine yükselen Rönesans sarayları, bir zamanlar şehirdeki taş miktarıyla böbürlenen Paris’i haklı çıkarırcasına kibirli ve heybetli kapılarıyla sokaktaki yaşama mesafeli duruyor. Buna karşılık, daracacık sokaklarda ayak üstü marjinal butikler ve küçük sanat galerilerinin varlığı ve bize hissettirdiği “dünyalılık” kesinlikle bu yüzyıla ait bir kurgu diyebilirim. “Place Des Vosges” çağdaş sanat turumuzda üzülerek söyleyebilirim ki fiyatını sorduğum bütün işler alabileceğimin çok ama çok üstündeydi.
İtiraf ediyorum ki üç kişiydik ve üçümüzde de bir “gurme” potansiyeli yok. O yüzden peynir, pasta zengini bu şehirde gün boyu girip çıktığımız ne kadar bistro, kafe varsa yarı tok yarı aç idare ettik. Parfümün icadına sebep evvel beri Paris’e has bir hijyen sıkıntım vardı. Café Flore’de gördüğüm, yerde duran servis tepsileri ve servis tezgahında sahibiyle oynaşan sevimli köpekler de cabası oldu. Akşam saatlerini hafif atıştırmalarla geçirmek şöyle dursun, ikisi, beşi yıldızlı restorant ve otel menüleri, kredi kartlarımızda birkaç taksitle hatırlayacağımız bir meblağ bıraktı.
Çocuğunuz büyüdükçe seyahat istikametlerinize ister istemez yenileri ekleniyor. Yapay masal cenneti “Disneyland” hızlı bir programla karanlığa kalmadan aradan çıktı bile. Yolculukta insan insanı tanırmış ya, biz de anne-kız olmayı ya da “hayatı paylaşmayı” öğreniyoruz. Aynı gün, D’orsay Müzesi’de noktalanıyor. Paris’le ilgili endişelerim arasında hayaletlerden başka, taksiler, pis ve karmaşık metrosu ve önceki deneyimlerimden sebep D’orsay Müzesine girememekte var.
Müze, girişinde sizi sarmalayan dikey, heybetli bir espas ve kontrolün sizde olduğunu kolaylıkla hissetiğiniz bir planla size karşılıyor. D’orsay Garı vaktiyle ayrılmak veya kavuşmak üzerine kurgulanmış bir uğrak noktası ya da belki sadece korunaksız bir çatıyken şu dakika biz bu eklentilenmiş binanın içinde, kısıtlı zamanlarda, kendi payımıza sanatla yüzleşiyoruz. Özellikle “izlenimcilerin” birbirinden ilginç yaşam öykülerini, -tasnif edildiği küçük odalarda- paha biçilmez tablolarla birleştirmek imkanı kaçmaz. Öte yandan, “oda” kavramının kendisini ortaçağdan sonra keşfeden bir ülkenin, bu detayların üzerinden bireyleşme, kentleşme, dinsel ve toplumsal dönüşüm serüvenini gözlemek gerçekten ilgi çekici diyebilirim.
Pırıltılı caddelerde milimetrik budanmış, sonbaharı giyinmiş hatta yeni yıla hazırlanan ağaçların arasında Avenue Montaigne’e kısa bir ziyaretten bize kalanlarsa; oturduğumuz kafenin önündeki Hollywood yıldızlarını bekleyen kalabalığı, AB protestocuları zannedip konu üstüne bir saat detaylı ve koyu bir sohbet ve ondan sonraki bir saatte de sadece yirmi yaşındaki milyar dolarlık servetleriyle bu “arzu nesnelerinin” hayatlarını araştırmak oldu. Şaşkınlığımızın yan masalarca yadırganması ve hissettiğimiz baskı sebebiyle usulca otelimize yürümeye koyulduk.
Rue de Rivoli, geçen sene bu caddeyi dolaşan hayallerime ne yaptılar bilmiyorum. Louvre’un arka sokaklarında, bahçesinde hatta gün ışığının son misafiri olana dek kafesinde, içim sızlarcasına inanmıştım o kediye. Louvre’un konuşan kedisinin üstünden sadece her biri diğerinden başka üçyüzaltmışbeş gün geçti ve bu defa kutsal piramitin içindeyim. Bizle de bizsiz de devam ediyor bu hayat. İster kenara çekil izle ister kalabalığın arasında ilerle. Şehirleri de insanları da kendi haline bırakmaya karar verdim. Vakitsiz geldin diyor. Öyle ya haklıdır belki. Kısmetse bir sonraki sefere diyorum.
Yolculuklarda son saatleri sevmediğimi fark ettim epeydir. Valizler kapanmaz, mecburiyetler girer araya. Ayrılmakla kavuşmak iç içe geçer. Düşle gerçek arası, kekremsi bir acılık ve bir de bakmışsın, alçalmaya başlıyoruz.
Bu yazı toplam 1628, bugün ise 2 kez okundu.
Kategori: Gezi






beklediğim yazındı, parise gitmiş kadar oldum :) teşekkür ederim güzeldi.